28 Mayıs 2008 Çarşamba

Oyun: Arap Saçı




Oyun için önceden hazırlanmış yaka kartları ve bir ip yumağı gerekli. 8 yaş ve üzeri için uygun olabilir. Anlatılışının uzun olduğuna bakmayın. Oldukça eğlenceli bir oyun.

* Hicrî ayların isimleri kartlara yazılarak öğrencilerin yakasına iliştirilir. Öğrenciler daire şeklinde oturur.


* İlk etapta ip yumağı bir öğrenciye verilir. Öğrenci ipin ucunu tutar. Öğretici, örneğin “Hicrî ayların ilki” der. İpi elinde tutan öğrencinin yumağı yakasında Muharrem yazan öğrenciye atması beklenir. Doğru kişiye atarsa öğretici sırayla diğer aylarla ilgili olayları sorar; yanlış kişiye atarsa kendisine atılan öğrenci “Başka kapıya” der ve soru sorulan öğrenci Muharrem yazılı kişiyi bulana kadar yumak kendisine geri döner.

* İkinci etapta ters yönden hareket ederek Arap saçına dönen ip, yumağa geri sarılarak açılmaya çalışılır. Sırayla ipi elinde tutan öğrencilerin yakalarında yazan aylarla ilgili olaylar bulunmaya çalışılır.

** Öğrenci sayısı az ise en bilinen 7 ay (Recep, Şaban, Ramazan, Muharrem, Zilhicce, Şevval, Rebiulevvel) seçilebilir.

** Yaka kartlarına hicrî aylar yerine, namazın içindeki ve dışındaki farzları, Peygamberimizin akrabalarının isimleri, caminin bölümleri vb. yazılabilir. Öğreticinin yönlendirmeleri de bunlara göre değişiklik gösterecektir.

Not: Oyunun adının Arap Saçı olmasında herhangi olumsuz bir kasıt yoktur. Geleneksel oyunlarımızdan Arap Saçı'nın uyarlaması olduğundan yine aynı isim tercih edilmiştir. Geleneksel çocuk oyunlarımız için tıklayın.

21 Mayıs 2008 Çarşamba

Dini içerikli bilgisayar oyunları


http://www.oynaogrenegitimi.com/ sitesinde bolca oyun mevcut. Bunlar içerisinde dini içerikli egitici oyunlar da var. Abdest al, Namaz Kıl, Ezan Yaz, Hafıza, Elif Be Te Se, Bozyap, Camiyi Yerleştir, Hadis Kelebekleri, Medine Sokakları bunlardan bazıları. Siteyi ziyaret etmenizi tavsiye ederim.

(Daha önce http://www.altincocuk.com/ 'dan alıntıladğımız oyunlar bu sitede de var. Hangisi ilk kaynak bilmiyorum.)

18 Mayıs 2008 Pazar

Dini içerikli bilgisayar oyunları

İşte http://www.altincocuk.com/ 'dan iki oyun. Oyunları ister online oynayabilir, isterseniz bilgisayarınıza indirebilirsiniz. Biz oynadık, çocuklar bu oyunları çok sevdiler.

1. Hafiza oyunuBildiğimiz hafıza oyununun Kur'an harfleriyle hazırlanmış versiyonu.
2. Elif-bâ oyunu
Ortada yazan harfi seçenekler arasından bulup fırçayla boyamamız gerekiyor. Harfleri öğrenirken faydalı olabilecek bir oyun.

17 Mayıs 2008 Cumartesi

Doğruluk (iftira)



Doğruluk konusunun pekişmesi için Ömer Seyfettin'in meşhur Kaşağı adlı eserini okuyabilirsiniz. Bu eserin filmi de çekilmişti. Film derste seyredilebilecek kadar kısa, sadece 38 dakika. Filmi seyrederken zaman kazanmak için bazı yerleri atlayabilirsiniz, aralarda durdurup öğrencilerle yorum yapabilir veya örnek olay incelemesi yöntemini uygulamak için örnek olay olarak da kullanabilirsiniz.
KAŞAĞI
Ahırın avlusunda oynarken aşağıda, gümüş söğütler altında görünmeyen derenin hüzünlü şırıltısını işitirdik. Evimiz iç çitin büyük kestane ağaçları arkasında kaybolmuş gibiydi. Annem, İstanbul'a gittiği için benden bir yaş küçük olan kardeşim Hasan'la artık Dadaruh'un yanından hiç ayrılmıyorduk. Bu, babamın seyisi, yaşlı bir adamdı. Sabahleyin erkenden ahıra koşuyorduk. En sevdiğimiz şey atlardı. Dadaruh'la birlikte onları suya götürmek, çıplak sırtlarına binmek, ne doyulmaz bir zevkti. Hasan korkar, yalnız binemezdi. Dadaruh onu kendi önüne alırdı. Torbalara arpa koymak, yemliklere ot doldurmak, gübreleri kaldırmak eğlenceli bir oyundan daha çok hoşumuza gidiyordu. Hele tımar. Bu en zevkli şeydi. Dadaruh eline kaşağıyı alıp işe başladı mı, tıkı... tık... tıkı... tık... tıpkı bir saat gibi... yerimde duramaz,
- Ben de yapacağım! diye tuttururdum.
O vakit Dadaruh, beni Tosun'un sırtına koyar, elime kaşağıyı verir,
- Hadi yap! derdi.
Bu demir gereci hayvanın üstüne sürter, ama o uyumlu tıkırtıyı çıkaramazdım.
- Kuyruğunu sallıyor mu?
- Sallıyor.
- Hani bakayım?..
Eğilirdim, uzanırdım. Ama atın sağrısından kuyruğu görünmezdi.
Her sabah ahıra gelir gelmez,
- Dadaruh, tımarı ben yapacağım, derdim.
- Yapamazsın.
- Niçin?
- Daha küçüksün de ondan...
- Yapacağım.
- Büyü de öyle.
- Ne zaman?
- Boyun at kadar olduğunda....
At, ahır işlerinde yalnız tımarı beceremiyordum. Boyum atın karnına bile varmıyordu. Oysa en keyifli, en eğlenceli şey buydu. Sanki kaşağının düzenli tıkırtısı Tosun'un hoşuna gidiyor, kulaklarını kısıyor, kuyruğunu kocaman bir püskül gibi sallıyordu. Tam tımar biteceğine yakın huysuzlanır, o zaman Dadaruh, "Höyt.." diye sağrısına bir tokat indirir, sonra öteki atları tımara başlardı. Ben bir gün yalnız başıma kaldım. Hasan'la Dadaruh dere kenarına inmişlerdi. İçimde bir tımar etmek hırsı uyandı. Kaşağıyı aradım, bulamadım. Ahırın köşesinde Dadaruh'un penceresiz küçük bir odası vardı. Buraya girdim. Rafları aradım. Eyerlerin arasına falan baktım. Yok, yok! Yatağın altında, yeşil tahtadan bir sandık duruyordu. Onu açtım. Az daha sevincimden haykıracaktım. Annemin bir hafta önce İstanbul'dan gönderdiği armağanlar içinden çıkan fakfon kaşağı, pırıl pırıl parlıyordu. Hemen kaptım. Tosun'un yanına koştum. Karnına sürtmek istedim. Rahat durmuyordu.
- Sanırım acıtıyor? dedim.
Gümüş gibi parlayan bu güzel kaşağının dişlerine baktım. Çok keskin, çok sivriydi. Biraz köreltmek için duvarın taşlarına sürtmeye başladım. Dişleri bozulunca yeniden denedim. Gene atların hiçbiri durmuyordu. Kızdım. Öfkemi sanki kaşağıdan çıkarmak istedim. On adım ilerdeki çeşmeye koştum. Kaşağıyı yalağın taşına koydum. Yerden kaldırabildiğim en ağır bir taş bularak üstüne hızlı hızlı indirmeye başladım. İstanbul'dan gelen, üstelik Dadaruh'un kullanmaya kıyamadığı bu güzel kaşağıyı ezdim, parçaladım. Sonra yalağın içine attım.
Babam, her sabah dışarıya giderken bir kere ahıra uğrar, öteye beriye bakardı. Ben o gün gene ahırda yalnızdım. Hasan evde hizmetçimiz Pervin'le kalmıştı. Babam çeşmeye bakarken, yalağın içinde kırılmış kaşağıyı gördü; Dadaruh'a haykırdı:
- Gel buraya!
Soluğum kesilecekti, bilmem neden, çok korkmuştum. Dadaruh şaşırdı, kırılmış kaşağı ortaya çıkınca, babam bunu kimin yaptığını sordu. Dadaruh,
- Bilmiyorum, dedi.
Babamın gözleri bana döndü, daha bir şey sormadan,
- Hasan dedim.
- Hasan mı?
- Evet, dün Dadaruh uyurken odaya girdi. Sandıktan aldı. Sonra yalağın taşında ezdi.
- Niye Dadaruh'a haber vermedin?
- Uyuyordu.
- Çağır şunu bakayım.
Çitin kapısından geçtim. Gölgeli yoldan eve doğru koştum. Hasan'ı çağırdım. Zavallının bir şeyden haberi yoktu. Koşarak arkamdan geldi. Babam pek sertti. Bir bakışından ödümüz kopardı. Hasan'a dedi ki:
- Eğer yalan söylersen seni döverim!
- Söylemem.
- Pekâlâ, bu kaşağıyı niye kırdın?
Hasan, Dadaruh'un elinde duran alete şaşkın şaşkın baktı! Sonra sarı saçlı başını sarsarak,
- Ben kırmadım, dedi.
- Yalan söyleme, diyorum.
- Ben kırmadım.
- Doğru söyle, darılmayacağım. Yalan çok kötüdür, dedi. Hasan inkârda direndi. Babam öfkelendi. Üzerine yürüdü "Utanmaz yalancı" diye yüzüne bir tokat indirdi.
- Götür bunu eve; sakın bunu bir daha buraya sokma. Hep Pervin'le otursun! diye haykırdı.
Dadaruh, ağlayan kardeşimi kucağına aldı. Çitin kapısına doğru yürüdü. Artık ahırda hep yalnız oynuyordum. Hasan evde hapsedilmişti. Annem geldikten sonra da bağışlanmadı. Fırsat düştükçe, "O yalancı" derdi babam. Hasan yediği, tokat aklına geldikçe ağlamaya başlar, güç susardı. Zavallı anneciğim benim iftira atabileceğime hiç ihtimal vermiyordu. "Aptal Dadaruh, atlara ezdirmiş olmasın?" derdi.
Ertesi yıl annem, yazın gene İstanbul'a gitti. Biz yalnız kaldık. Hasan'a ahır hâlâ yasaktı. Geceleri yatakta atların ne yaptıklarını tayların büyüyüp büyümediğini bana sorardı. Bir gün birdenbire hastalandı. Kasabaya at gönderildi. Doktor geldi. "Kuşpalazı" dedi. Çiftlikteki köylü kadınlar eve üşüştüler. Birtakım tekir kuşlar getiriyorlar, kesip kardeşimin boynuna sarıyorlardı. Babam yatağın başucundan hiç ayrılmıyordu.
Dadaruh çok durgundu. Pervin hüngür hüngür ağlıyordu.
- Niye ağlıyorsun? diye sordum.
- Kardeşin hasta.
- İyi olacak.
- İyi olmayacak.
- Ya ne olacak?
- Kardeşin ölecek! dedi.
- Ölecek mi?
Ben de ağlamaya başladım. O hastalandığından beri Pervin'in yanında yatıyordum. O gece hiç uyuyamadım. Dalar dalmaz, Hasan'ın hayali gözümün önüne geliyor "İftiracı! İftiracı!" diye karşımda ağlıyordu.
Pervin'i uyandırdım.
- Ben Hasan'ın yanına gideceğim, dedim.
- Niçin?
- Babama bir şey söyleyeceğim.
- Ne söyleyeceksin?
- Kaşağıyı ben kırmıştım, onu söyleyeceğim.
- Hangi kaşağıyı?
- Geçen yılki. Hani babamın Hasan'a darıldığı...
Sözümü tamamlayamadım. Derin hıçkırıklar içinde boğuluyordum. Ağlaya ağlaya Pervin'e anlattım. Şimdi babama söylersem, Hasan da duyacak belki beni bağışlayacaktı.
- Yarın söylersin, dedi.
- Hayır,. şimdi gideceğim.
- Şimdi baban uyuyor, yarın sabah söylersin. Hasan da uyuyor. Onu öpersin, ağlarsın, seni bağışlar.
- Pekala!
- Haydi şimdi uyu!
Sabaha kadar gene gözlerimi kapayamadım. Hava henüz ağarırken Pervin'i uyandırdım. Kalktım. Ben içimdeki zehirden vicdan azabını boşaltmak için acele ediyordum. Yazık ki, zavallı suçsuz kardeşim, o gece ölmüştü. Sofada çiftlik imamıyla Dadaruh'u ağlarken gördük. Babamın dışarıya çıkmasını bekliyorlardı.

(Alıntı: http://omerseyfettinhikayeleri.blogcu.com/)

Not:Hasan Nail Canat ve Ulvi Alacakaptan'ın başrollerini paylaştığı Kaşağı filmini bu linkten seyredebilirsiniz. Filmi bilgisayarınıza indirmek için bu siteden faydalanabilirsiniz.

10 Mayıs 2008 Cumartesi

Doğruluğun karşılığı (hikâye)

ANKA KUŞU İLE ODUNCU

Fakir bir oduncu ormanda derin bir uçurumun kenarında ağaç kesiyordu. Geç olmuştu ve oduncu yorulmuştu. Ağaç kesmeye, sabah güneş ışıklarıyla beraber başlamıştı. Yorulduğu için de balta darbeleri iyice güçsüzleşmişti. Baltayı tutmakta zorlanıyordu. Bu yüzden balta elinden kayıp uçuruma düştü.
Oduncu mutsuz ve çaresizdi. Baltası onun yaşamasını sürdürmek için kazanç sağlayabileceği tek âletti. Yeni bir balta alabilecek parası da yoktu. Ellerini ovuşturup ağlamaya başladığı sırada çok güzel bir kuş yanında belirdi. Bu, Anka Kuşu'ydu.
Anka Kuşu oduncuya yaklaştı ve ona neden ağladığını sordu. Oduncu da durumu anlatınca, Anka Kuşu hemen uçurumdan aşağı uçtu ve altından bir baltayla yukarı çıktı ve oduncuya seslendi. “Baltan bu muydu?” “Hayır” diye, yanıtladı oduncu, üzgün bir sesle. Anka Kuşu bir kez daha aşağı uçtu, bu sefer elinde gümüş bir balta vardı. Fakat oduncu o baltanın da kendisinin olmadığını söyledi. Üçüncü kez uçurumdan aşağı uçan Anka Kuşu, oduncunun baltasını çıkardı. Oduncu sevinç içinde baltasına kavuştu. Anka Kuşu bir kez daha aşağı uçtu ve önceki altın ve gümüş baltaları çıkardı ve oduncuya “Bunları al ve sat bunlar dürüstlüğüne karşı, Allah’ın bir armağanıdır.” Oduncu köye döndü. Bir süre sonra çok zengin oldu.
Başına gelenleri anlatınca da bunları yarım yamalak kavrayan kıskanç komşusu baltasını aldı ve bilerek uçuruma yuvarladı, sonra da oturup başladı ağlamaya. Anka Kuşu ne olduğunu sorunca da tek geçim kaynağı olan baltasını suya düşürdüğünü söyledi. Anka Kuşu uçurumdan aşağı uçtu ve altından bir balta çıkardı ve oduncuya sordu “Herhalde baltan bu olmalı?” Altın baltayı görüp başı dönen oduncu hemen atıldı: “Evet bu, benim baltam.” Bunun üzerine suratı asılan Anka Kuşu baltayla birlikte uçurumdan aşağı uçtu ve bir daha hiç çıkmadı.
(Benzer hikayelerden alıntılanarak hazırlanmıştır.)

8 Mayıs 2008 Perşembe

konuşma âdâbı



İşte zevkle yaptığımız bir etkinlik daha. Kartonları keserken ne yaptığımızı çocuklara söylemedim. Kalem kutusu vb. tahminlerinde bulunanlar oldu ama biz çöp kutusu yapıyorduk. Evet, kartondan bir çöp kutusu yapıyoruz. Küçük kağıtlara da yalan, iftira, hakaret, alay, dedikodu vb. kötü söz başlıklarıyla ilgili kelimeler yazıyoruz. Hepsini teker teker çöp kutusuna atıyoruz. Hatta aksiyon olsun diye kağıtları atarken buruşturabilirsiniz de. Bir daha dışarı çıkmasınlar diye kutunun ağzını da güzelce kapatıyoruz. Kötü söz türlerininyazılacağı kağıtları artık kağıtlardan seçmek yerinde olacaktır.

Şimdilik orijinal fotoğraf ekleyemiyorum. Ama bu da size yeterince fikir verecektir zaten.